
Türkiye’de sinemaseverleri haftalarca gösterimde kalan
Dalgaları Aşmak filmi ile feth eden Lars Von Trier, sinema tarihinde iz bırakmak
konusunda da hayli iddalı bir yönetmen. Lars Von Trier, sanatsal açıdan ne kadar
başarılı olursa olsun Manderlay filminde öldürdüğü eşek ile de “yaşam hakkına
saygı” açısından da bir o kadar başarısız.
Sanat ve
özgürlük, zor kavramlar. Sanatın özgürlük ve özgünlük alanı çok da kolay tarif
edilemez. Sanatçının düşünme biçimine ve biçemine saygı duymak “sanat üretiminde”
vazgeçilmez olan olsa da acaba sanat, yaşam hakkının üzerinde olabilir mi? Her
türlü kavramı, inancı sorgulamaya cüret etmesinde bizce hiçbir sakınca olmasa da
sanat adına yaşam hakkına son veren bir tekniği ya da tarzı kabul etmek mümkün
mü?
Hayvan hakları
savunucularının dünya çapında gerçekleştirdikleri tüm protestolara rağmen Lars Von Trier’i kimse
Manderlay filminde yer vermeye çalıştığı ve gerçek bir eşeğin öldürülmesi ile
sonuçlanacak sahneyi çekmekten alı koyamadı. Bu protestolar sinema dünyasında
bilinçli olarak tartışmalı bir isim yaratmaya çalışan Trier’in belki de
amaçladığı şeydi. Trier, eşeği öldürmeden önce basına açıklama yaparak “vicdanın
rahat olduğunu ve yapılan şeyin sanat için yapılacağını” söyledi. Yapımcısı
Peter Aalbaek Jensen ise daha da öteye geçerek “bir film için gerekirse bir
çocuğun bile bile öldürülebileceğini” savundu. Filmde başrol oynaması için
seçilen ve sinemaseverlerin Chicago filminde hatırlayacakları John C. Reilly,
Trier’den eşeğin öldürülmesine ilişkin sahnenin iptal edilmesini istedi. Bu
istek kabul edilmeyince John C. Reilly filmde oynamaktan vazgeçti ve yerine
Slovakyalı oyuncu Zeljko Ivanek bulundu.
Trier’ye filmde
“neden bir eşeği öldürmesi gerektiği ve neden maket kullanılmadığı”
sorulduğunda, “filminde anlatmak istediği kıyım duygusunu başka türlü
anlatılamayacağı” cevabını verdi. Üstüne üstlük de “hayvanın acı çekmeden
öldürüleceğini” söyledi. Hayvan hakları savunucularının artan baskısından endişe
eden Trier, film setini ABD’den İsveç’e taşımak zorunda kaldı. Tüm ısrarlara
kulak asmayarak bir eşeği film çekiminde öldürttü. Bu vahşeti sanat adına
savunan Trier, traji-komik bir şekilde filmin gösterime girmesine yakın,
eleştirileri bahane ederek eşeğin öldürüldüğü sahneyi filminden çıkardı.
Besbelli ki
eşeğin ölümünden beklenen, kanlı bir tanıtım idi ve Trier ile prodüksiyon
şirketi Zentropa bu tanıtımı tam istedikleri gibi yapmışlardı. Bir tarafta bir
eşek ağır ağır öldürülmüş, yaşam hakkı kameraların tanıklığında güya sanat adına
kare kare yokedilmişti, diğer tarafta ise renkli sinema dünyasının yeni harika
çocuğu bu olayla daha fazla seyirciye tanıtılmış ve sinema tarihine anomali ile
geçme modasında bir ilke daha ‘başarı’ ile imza atılmıştı. Yaşasın Sinema!!!
Yaşasın Kanlı Kareler!!!
|
 |
  |
|
Eşek Katili
Yönetmen
Kıbrıs'ta
Kedi İzleri
Pet Ekonomi
|
|
 |
|
|
|
|
|
Lars Trier’nin
Von’suz Öyküsü |
|
|
 |
|
|
Lars Trier’i neden sevmediğimin konuyla gerçekten hiç ilgisi
yok. Bunu “yazar dürüstlüğü” adına baştan söylemeliyim.
Dalgaları Aşmak’tan çok etkilenmiş ve filmi beğenmiş olsam da
Trier’in kişiliğini de sevmeme hakkına sahibim.
Hiçbir şekilde “bir sanatçının kişiliği ile değil sanatı ile
değerlendirilmesi” varsayımını da kabul etmiyorum. Zira bana
göre sanatçının kişiliği ve sanatı bir bütündür. Sanat üretimini
meşrubat ya da sakız üretiminden de ayıran bu değil midir? Kaldı
ki, malların üretiminde bile firmalar artık “sosyal
sorumluluk”larını kabul etmeye başladılar. Varoluşçu bir
yaklaşım da olsa bence bir sanatçının “sosyal sorumluluğu”
vardır. Trier, tam da sinemaseverlerin ilgi duyabileceği bir
yönetmen. Zaten sanatın dar dünyalarımızı sorgulamaya iten
aykırı söylemidir, ilgimizi asıl çeken. Trier, çalıştığı
oyuncuları oldukça zorlayan bir yönetmendir. Heyecanlandığında
bazen onlara bağırmakla kalmayıp fiziksel olarak da saldırır.
Oyuncuların birbirleri hakkındaki olumsuz duygularını açık açık
söylemelerini isteyerek çıkan kaostan oyunculuk başarısı
yakalamaya çalışır. Dogville’in çekimleri sırasında Nicole
Kidman’la yanyana ve aynı duvara bitişmiş yataklarda uyunmasını
şart koşacak derecede katı bir yönetmendir. (Kidman daha sonra
yatağını duvardan söktürerek ayırmıştır.) Dancer in the Dark’ın
çekimlerinde ise fazlaca bir oyunculuk deneyimi olmayan Björk’ü
daha iş çıkarması için zorlamış ve sonunda Björk elbiselerini
bile ısıracak hale gelmiştir. “Manderlay” Lars Trier’nin 2005
yılında çektiği bir film olup ABD’deki küçük bir Amerikan
kasabasında Büyük Bunalım sırasında yaşayanan kötücüllüğü
acıtarak anlatan Trier üçlemesinin 2. filmidir. (İlki Nicole
Kidman’ın oynadığı Dogville idi.) Bu üçlemenin ilkinde rol alan
Nicole Kidman, ikinci filmde -sebebini tahmin etmek zor değil-
oynamak istememiştir. Prozac kullanımını yaratıcılık adına
destekleyen Trier’nin sinemeya yatkınlığı daha çocukluğunda
başlamış ve sinema eğitimi sırasında yapmış olduğu filmlerle
bile hemen farkedilmiştir. Komünist anlayışa inanan bir ailede
yetişen Lars Trier, isminin ortasına asalet unvanı olan “von”u
aileden dolayı değil bizzat kendi becerisi ile yerleştirmiştir.
Asil kandan gelen bir sinemacı kimliği Trier’in aslında çok önem
verdiği “kişisel tanıtımı”nın ince ayarlarından sadece biridir.
Şöhret hırsı ile sanat hırsını ayırmak çok kolay olmasa da Lars
Trier’nin hırsı, sadece bir eşeği değil, milyonları bile feda
edebilir, tıpkı Hitler gibi.
Ayşegül Mutlu
|
|
|