![]() |
2 | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Saat 19:00-20:30 arası dünyanın her yerinde ulusal kanallarda ana haber bülteni saatidir, istisnasız. Ama bizim ulusal kanallar herhalde kendilerini moda kanalı ya da magazin kanalı sayıyorlar bu saatte. Haberleri öğrenmek için önce kanlı canlı adliye haberlerine sabrediyorum. Tamam diyorum, birazdan bitecek. Bitiyor küçük bir dış haber, hemen ardından Deniz Akkaya’nın ilgisiz bir konudaki ilgisiz bir yanıtı haber olarak dakikalarca anlatılıyor. Ardında bir kaç dakikalık dış haber ve sonra dakikalarca haber diye o kanalın yerli dizileri ile ilgili uzun ağdalı tanıtımlar... Gazetecilik mesleği ile ilgili meşhur anekdotu bilirsiniz. Köpek insanı ısırınca değil insan köpeği ısırınca haber olurmuş. “İnsanın köpeği ısırmasından” vazgeçtim, “insanı ısıran köpeğin" bile haber yapılmasına hasret kaldım. Geçtiğimiz aylarda bildiğiniz gibi bir iç hat seferi sırasında uçak kaçırılmıştı. Merakla haber kanallarını açtık. Evet bilgiler çok yeni geliyordu ve bölük pörçük idi. Ama bunlardan bile bir kompozisyon oluşturulamıyordu. BBC’ye döndük. Uçağın modeli, havayolu, güzergahı, kalkış saati, yolcu sayısı, olayın nerede olduğu dahil olmak üzere birçok ansiklopedik bilgi gibi sıralandı. Tane tane, dizi dizi BBC muhabiri anlattı. İşte 5 N bir K. Ne, Nerede, Ne Zaman, Nasıl, Niçin ve Kim. Habercinin yanıtını araması gereken temel sorular. Kısacası artık haber izlemek, haber okumak istiyorum. Yani anayasal hakkımı “haberalma özgürlüğümü” kullanmak istiyorum! Çok şey mi istiyorum?
Avrupa Birliği bugünlerde yeni Avrupa’yı ve Avrupa Anayasası’nı tartışa dursun, hakkında çok şey bildiğimizi sandığımız AB hakkında aslında ne kadar az şey biliyoruz. AB Türkiye’nin gündeminde her daim “girilmesi gereken bir uluslararası örgüt” olarak yer aldı ve daha çok siyasal boyutu ile düşünüldü. Oysa ki;
AB içinde Türkiye’ye karşı bir çok önyargı olduğu doğrudur ama öncelikle AB’nin bir hukuk sistemi olduğu ve bu hukuk sisteminin gereklerine uyulduğu takdirde söz konusu mücadelenin siyasal olmadığı aslında teknik bir düzenleme olduğu görülecektir. Bunun için de öncelikle Türkiye’nin bu hukuksal düzenlemeler konusunda samimi olması ve haklı davasını anlatmakta Avrupa genelinde halkla ilişkiler çalışmalarına bir an önce yön ve hız vermesi gerekmektedir.
Tüketici Ne Zaman Kazanacak? Amerikalı Ralph Nader ile başlayan tüketici hareketi bir çok ülkede meyvelerini vermeye devam ediyor. AB ile uyum çalışmaları çerçevesinde 2003 yılında revize edilen Tüketici Yasası çerçevesinde haklarınızı biliyor musunuz?
Şayet aldığınız bir malın bedeli 500 milyon TL’nin altında ise (büyük kentlerde 1 milyar 225 milyon TL) şikayetinizi öncelikle ilinizdeki Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’ne bildirmeniz gerekmektedir. Heyet aslında bir tür mahkeme gibi çalışmaktadır. Fakat kararları ile ilgili olarak tüketicinin de tüketicinin şikayet ettiği tarafın da Tüketici Mahkemesi’ne gitme hakkı vardır. Değeri 500 milyon TL’nin üzerindeki (büyük kentlerde 1 milyar 225 milyon TL) ürünler ya da hizmetlerle ilgili şikayetlerde ise tüketici mahkemesine başvurulması gerekmektedir. Tüketici mahkemesine yapılan başvurulara kolaylık sağlanması amacıyla harç ödemesinin muaf tutulduğunu hatırlatalım.
Museviliğin dini kitabı Tevrat olsa da musevi mistizmine yön veren Kabala’dır. Kabala, Tanrı’ya dolaysız olarak ulaşmanın yolu olarak açıklanır. MS 3-6. yüzyıllarda yazıldığı sanılan ve büyü ile kozmolojiyi içeren Sefer Yetsira (Yaradılışın Kitabı) Kabala düşüncesinin başlangıcında yer almaktadır. Tanrı’nın 10 kutsal sayısının ve 22 İbranice harfin birleşiminde hareketle gizli bilgeliğe erişmenin 32 yolu olduğunu iddia eder. 13. yüzyılda İspanya’da kaleme alınan Sefer ha-zohar (Nur Kitabı) ise kabalistler tarafından en az Tevrat kadar önem gösterilen bir eser olmuştur. Musevilerin İspanya’dan sürülmesi üzerine “kurtuluş düşüncesi” ilgi görmeye ve Kabala öğretisine ilgi duyanların sayısı da artmaya başlamıştır. Kabala sözlü geleneğe dayalı olarak yüzyıllar boyunca devam ettiyse de daha sonra yazılı metinlerle ifade edilmeye başlanmıştır. Kabala metinleri inananları için inanılmaz derecede kutsal öneme sahip metinlerdir. Tevrat'ın yazımında gizemler ve sırlar olduğunu savunan Kabala, Tevrat’ta geçen her kelimenin her harfin yerinin biricik olduğunu savunur. |
Delilik bir çok yazarın ortak sorunsalı olmuştur. Erasmus Deliliğe Övgü başlıklı eserinde “acısını bile bile bile doğum yapan kadınları”, ‘deli’ olmakla hicvetmiş, Michel Foucault ise Deliliğin Tarihi'nde deliliğin tarihsel sınırlarını irdelemiştir. Ama Kate Millet, Sylvia Plath ve Joanne Greenberg (*) kadar hiç bir yazar bu sınırı net ifade edememiştir. Her üçü de akıl hastalığı ve hastane deneyimi yaşamış, Kate Millet ve Joanna Greenberg bu yolculuktan kazasız belasız çıkarken Sylvia Plath intihara yönelmiştir. Ortaçağ’da deli olarak görülenler bir gemiye kapatılarak nehir üzerinde bitmeyen bir yolculuğa çıkarılırlardı. Sonra işkence “hastayı kendine getirme”de bir yöntem olmuştur. Deliliğin tedavisinde ciddi yaklaşımlar ise Freud ile başlamıştır. (Gerçi Osmanlılar’da bu sayılan yöntemlere kıyasla çok daha insancıl olan müzikle tedavinin denendiğini de biliyoruz.) Delilikte en zor şey “deliliğin tanımı”dır. Normal ve normal dışının ayrımı nerede delilik ile özdeşleşebilmektedir? Normal dışı tam anlamıyla delilik ile eşdeğer değildir. Genellikle “delilik” tanımlanırken ahlak ve din kuralları da işin içerisine girmektedir. Özellikle totaliter rejimlerde rejimin dayatmalarını kabul etmeyenler “deli” olarak sayılmış ve akıl hastanelerine kapatılmışlardır. Zihnin odalarındaki gizler hala tam olarak bilinememektedir ve zihnin bulandığı anların çözümü her daim bulunamamaktadır. Ama zihnin bulantısında çocukluğa dair kötü anılar, ezilmişlik, engellenme, acı deneyimler saklıdır. Anlayış ve sevgi deliliğin kuşkusuz en temel ilacıdır.
(*) Meraklısı İçin Notlar :
Kimilerimiz “toplantı” denilince daha çok birlikte konuşmayı ve nadiren de karşısındakini dinlemeyi düşünürüz. Ama birçok işyerinde artık ayrılmaz bir yönetim biçimi olarak kabul edilen toplantıların verimi açısından uyulması gereken birçok temel kural bulunmaktadır. Neler mi?
Coco Chanel moda dünyasının “Che Guevera’sıdır. Tasarımları ile moda dünyasında devrim yapmış ve kadını rahat ve kolay kullanımlı tasarımlara kavuşturmuştur. Kadınları pantolon giymenin ve spor giysilerin avantajına kavuşturan Coco Chanel 1883 yılında Fransa’da doğdu. Chanel 1909’da Paris’te butiğini açar açmaz ilgi kaynağı olmaya başladı. Jarse takımları kısa zamanda Chanel No.5 parfümü izledi. Art Deco stildeki şişesinde Cahnel’in parfümü jet sosyetede kısa zamanda bir numara oldu. Marilyn Monroe, Chanel No. 5’ı seçenlerden sadece biriydi. Siyah bayan takımlarını yakasız tasarlayan Coco Chanel, kadının şıklığına da yeni bir bakış açısı getirdi. “Moda sadece kumaşta değildir, sudadır, gökyüzündedir, caddedir” diyen tasarımcı spor giysileri değişik mücevherlerin kombinasyonundan oluşma zincirlerle, şık çantalarla birlikte sundu. Her iki dünya savaşında modaya ara verse de 2. Dünya Savaşı sonrasında Chanel’in atölyesinde Karl Lagerfeld damgası hissedilmeye başlandı. Lagerfeld Amerikan giyim sektörünün ihtiyaçları ile Chanel’in tasarımlarını uzlaştırmayı başardı. Chanel 1971’de yaşama gözlerini yumarken Lagerfeld, ondan aldığı miras üzerinde hızla yükselmeye başladı.
Standart Donanım
Abajur hem şık hem dekoratif hem de işlevseldir. Yatak odalarında, salonlarda, çalışma masalarında abajur loş bir keyfi beraberinde getirir. Keten bezinden, plastikten, camdan, hasırdan yapılma abajur şapkaları ışık-gölge oyunlarını mekana neşe ile yayar. İşli bir gül ya da boyama bir motif loş oda duvarlarına başka bir renk olarak yansır. Abajur ile aydınlatma romantizmin olmazsa olmazları arasındadır. Bazen bir ampulle bazense bir mum ile arz-ı endam eder. Elektriğin tasarruflu kullanılmak istendiği mekanlar için vazgeçilmezdir. Ama tasarrufu değil zenginliği çağrıştırır. Yemek masasında yemeğe anlam katar. Paris Maxim’s kavuniçi renkli abajurları ile ziyaretçilerine merhaba der, Ritz’in lobisinde ikram edilen bitki çaylarının buharı abajurun gölgesinde yükselir. Yapımı kolaydır. İsteyen evde bir küçük testi ve bir miktar tel, kağıt ya da bezle kolaylıkla bir abajur yapabilir. Aşıkların en sevdiği armağanların başında gelir. Bu yazı da aşkın yarattığı bir abajurun ışığında yazılmıştır. :-)
Bir kurumunun düzenlemiş olduğu programa “eğitimci” olarak katılıyordum. Teknik bir konuda eğitim vermem istenmişti. Sabahki oturumlar oldukça keyifli geçmiş ve eğitimden hem ben hem de katılımcılar memnun kalmaktaydı. Öğle yemeği arasında yemeğimi alarak pek aslında sevmesem de eğitimciler odasına yöneldim. (Öğrencilerle aynı ortamda olmayı tercih ediyordum.) Yemeğime yeni başlamıştım ki bir bayan eğitimci odaya girdi. “Merhaba” dedim. Tebessüme benzer bir yüz hareketi ile yanıtlandım. “Daha önceki programda sizi görmemiştim” diye bir konuşma açmaya çabaladım, zira dört metrekarelik odada bir yuvarlak masa etrafında oturuyorduk, hiç konuşmadan sessizce devam etmenin kabalık olacağını düşünmüştüm. “Evet yeni başladım” diyerek cevaplandım ve başlatmak istediğim konuşma kısa kesiliverdi. Ben konuşurken konuştuğum kişinin gözlerine bakmaya özen gösteririm ama karşımdaki eğitimci daha çok masaya ya da yere bakmayı tercih ediyordu. Yemeğimi bitirdikten sonra sigara içmek istedim. Odanın küçüklüğünü de dikkate alarak önce samimiyetle izin alma ihtiyacı duydum ve izin alınca da cam kenarına geçip yine de camı aralamak ihtiyacı hissettim. İşte bu arada geçen konuşmalarımızda “eğitimci hanım” bir türlü bana “sen” mi “siz” mi diyeceğine karar veremedi. Cümlelerinin bir kısmı “sen”le bir kısmı “siz”le başladı. Oysa ki “sen” diye başlayıp devam etse de bir sıkıntım olmayacaktı. Kaşını gözünü yarıyor da olsa konuşmaya başlamıştı. Sonra işimle ve eğitimimle ilgili bilgiler sormaya başladı. Eh işim ve deneyimlerim bir ölçüde beğeni sağlayacak gibiydi. Bunları söylememden sonra bütün cümleleri “siz”e dönüştü. Bu geç gelen ve önyargı dolu beğeni ya da saygı tabii ki çok hoşuma gitmedi. Çünkü bana değil benim kariyerime yönelikti. Böyle sıkıntı dolu bir yarım saat geçirdikten sonra bayan eğitimciye ne eğitimi verdiğini sordum. Aldığım yanıt şöyleydi. “Ben iletişim uzmanıyım.”
|
Oda Tiyatrosu Karımla Evleniyorum Oda Tiyatrosu Jean Bernard LUC'un yazdığı ve Kaan ERKAM'ın sinema teknikleri kullanarak yönettiği KARIMLA EVLENİYORUM adlı komediyi KASIM ayında sahnelemeye başlıyor. İlk kez müzikli olarak ve absurd tiplerin de eklendiği bir şekilde sergilenen bu oyunda izleyici hem çok gülecek hem de çok şaşıracak. "Karımla Evleniyorum" bu sezonun kapalı gişe oynanacak oyunları arasında yerini alacak.
Baş rollerini Kaan ERKAM,Ebru Yaşar SEÇEN,Sultan ÇELİK,Derya GEMİCİ,Didem KARAKAŞ,Tolunay DONAT,Özlem YAYAN,Zeynep ÇELEN,Nihat ÇAKIR,Fulya IRMAK'ın paylaştığı oyunu izlemek ya da ayrıntılı bilgi almak için odatiyatrosu@odatiyatrosu.com adresine e-posta gönderebilirsiniz. Oyunun biletleri www.mybilet.com dan edinebilir.
Bu Erkekleri Kim Yetiştirdi Yahu? Kadınlar doğal olarak feministtir. Feminist olmadığını söyleyenler bile. Erkeklerin egemen olduğu ve egemenliklerinin de gün be gün azaldığı günümüzde kadınlar “erkekler”den şikayet etmekte çoğu zaman haklıdır.
Evde iş yapmayan kocalar, anlayışlı olmayan sevgililer, bencil ya da kıskanç erkek arkadaşlar, ahlakçılıkları ile hayatı cehenneme çeviren ağabeyler, yemek ya da temizlik için mutlaka evdeki bayanlardan yardım bekleyen aile babaları şikayet edilen güruhtan sadece bir kısmıdır. Hayatı paylaşmakta eşit sorumluluk almayan koca şikayet edilirken hayatı eşit paylaşmak adına eşiyle işleri bölüşmüş olan gelin “oğul sevgisi” sebebi ile eleştirilir. Erkekleri kimler yetiştirmektedir? Anneler. Anneler neden şikayet ettikleri erkek egemenliğinin kurallarını birebir oğullarına ve kızlarına öğretmektedir? İşlerden bunalmış bir halde olsa da, eşinin yardımcı olmamasından şikayet etse de kadınların büyükçe bir çoğunluğu mutfakta erkek görmek istemez. Erkekler tüm eleştirilere rağmen kadınlarca eleştirilen erkek formatında kalmaya da bu anlamıyla zorlanırlar. “Sen erkeksin otur!” ile başlayan cümleler kaç yüzyıldır kuşaktan kuşağa geçirilmektedir. Bu yüzden kadınlar aslında erkeklerden değil de annelerinden şikayet etmelidirler.
Edson Ne Zaman PELE oldu? Futbol tarihinde onu tahtından hala indirebilen bir kral çıkmadı. Edson Arantes do Nascimento’dan söz ediyoruz ya da hepimizin bildiği ismi ile Pele’den. Pele futbol ile doğdu. Babası Brezilya profesyonel futbol liginde oynuyordu.
Ama sakatlandığı için futbol hayatı kısa sürmüştü. Bu genç Pele için bir sorun olmadı ve Brezilyalı bir oyun kurucu genç Pele’yi keşfetti. Pele kendine güvenenleri haksız çıkarmayacaktı ve ilk profesyonel maçında 4 gol atacaktı. 1957’de Brezilya Milli Takımı’na girdiğinde henüz 16 yaşındaydı ve bir yıl sonra Dünya Kupası’nda oynadı. Dünya Kupası’nda Brezilya’yı iki kez altın madalyaya götürdüyse de 1962 Dünya Kupası’nda sakatlandı. 1970’lerde Amerikalılar’a futbolu sevdirmek için ABD’nin Cosmos takımına transfer olan Pele, Nijerya’daki İç Savaşı da iki günlüğüne durdurabilmiş yegane kişidir. Nijerya’ya futbol için giden Pele’yi görmeye gelenler iki günlüğüne savaşı unutmuşlardır.
Omlet Napoliten Haydi uyanın! Pazar’ı yakalayın çok geç olmadan... Kedili Pijama’nın yeni sayısı sizleri bekliyor. Sabah kahvaltısı ya da moda deyimiyle “brunch”a hazırlananlara da bizden bir favör olsun. Aşağıda sizlere Omlet Napoliten tarifimizi veriyoruz. Yiyenler güne her daim gülerek başlıyor. Zira baharatlı olduğu için yiyenler pek ağızlarını kapalı tutamıyor. :-) Kedilerinizle sağlıcakla kalın.
Omlet Napoliten : (4 kişilik) 3 orta boy havuç alınıp yüzü temizlendikten sonra kalın ölçü rendelenir. Bir tavada tercih ettiğiniz yağ konarak hafif kızdırıldıktan sonra çatal yardımıyla bir diş sarımsak gezdirilir ve sonra tavadan alınır. Havuçlar tavaya alınıp orta ateşte tahta kaşıkla kavrulur (yakılmaz). Havuçlar kavrulurken bir çay kaşığı karabiber, bir çay kaşığı zencefil, bir çay kaşığı pul biber ve iki çay kaşığı tuz konur. İyice kıvama gelen havuçların üzerinde dört tane çukur açılıp içlerine yumurta kırılır ve ateş hafifletilip tavanın kapağı kapatılır. Ocaktan almaya yakın dilerseniz üzerine birazcık fesleğen serpiştirebilirsiniz. (Fesleğen yoksa ince kıyılmış taze maydanoz..) Sofraya neşeli bir müzikle servis ediniz. Afiyet olsun. (Kolesterol sorunu olanlar kızartma yerine buharla pişirmeyi ve yumurta yerine de yağsız peyniri tercih edebilirler.)
Steven-Johnson Sendromu Tehlike Saçıyor! SJS (~Steven-Johnson Sendromu) bağışıklık sistemine zarar veren bir rahatsızlıktır. Ciltte ve yumuşak dokularda şişliklerle kendini gösterir. Oldukça ciddiye alınması gereken bir rahatsızlık olup ölümcül olabilir.
SJS'a kullandığımız ilaçların ya da viral enfeksiyonların sebep olduğu düşünülmektedir. Örneğin oldukça sağlıklı olan bir genç bayan kullandığı bir antibiyotik sonucunda kendini SJS’unun pençesinde bulmuştur. Daha çok kışın ve baharın başlangıcında görülen hastalığa yakalananların % 3 ila 15’i ne yazık ki hayatlarını kaybetmektedir. Hastalığın ortaya çıkışından 2-3 hafta sonra şişlikler kaşınmaya başlar. Kaşınma hissi dayanılmaz bir hal alabilir ve açık yaralara dönüşebilir. Görme duyusu üzerinde de SJS’unun ciddi tahribatları söz konusu olabilir. Erkeklerde görülme olasılığı kadınlara göre 2 kat fazla olup çoğunlukla 3 yaşından daha küçük çocuklarda ve 20 ila 40 yaş arasındaki kişilerde görülmektedir.
Bütün ılıman bölgelerde yetişen nanenin Türkiye’de 7 değişik türü bulunur. Dünya üzerinde ise 25 farklı türden bahsedilmektedir. Nane, hoş kokulu bir bitki olup yemeklerde baharat olarak kullanılmasının yanı sıra alternatif tıpta da şifalı bir ot olarak kabul görür. Mide bulantısına ve mide gazına, balgama karşı etkin olduğu bilinen özelliklerindendir. Buharla karışık kokusu nefes açıcıdır. Nane aynı zamanda şekerleme sektörü için de vazgeçilmez bir bitki olmuştur. Çikolatalardan şekerlere sakızlardan içeceklere kadar bir çok yiyecek ve içecekte kullanılmaktadır.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Kedili Pijama Bir Sivil Kedi Yapımı Copyright 2003 |