|
Beyazıt Kütüphanesi'ni bilmeyen yok gibidir ama
giden var mıdır diye sorulursa herhalde (ne yazık ki) oldukça az
sayıda kişinin uğrak yeri olmuştur. Modern bir kütüphaneden çok
medreseye benzese de Beyazıt Kütüphanesi kitaplarla kurulan kutsal
ilişki için belki de en doğru mekandır. Bir zamanlar Beyazıt
Camii'nin aslında imarethanesi olan ve atların da ahırı olan
bu mekan 1884 yılında Kütüphane'ye çevrildi.
Yıllar önce Milli Kütüphane olarak sayılan
Beyazıt Kütüphanesi bir zamanlar Kedili
Kütüphane olarak da bilinirdi. 1930'lu yıllarda Milli
Kütüphane Müdürü İsmail Saib Bey soğuk kış aylarında kütüphanenin
bazı kapalı mekanlarını kedilere açar ve onları ağır kış
koşullarından korumaya çalışırdı.
İsmail Saib Bey ilkeli biri idi. Giysi Devrimi
neticesinde sarığını çıkarması istenince zamanın üniversitesini
Dârülfünun'u terk etmiş ve Beyazıt Kütüphanesi adeta sığınağı
olmuştu. (İnsan burada bir duralamıyor değil. Anlayacağınız
başörtü ya da sarık o günlerde de üniversitenin önünde bir özgürlük
tartışması olarak duruyordu. İnsanları belli bir tarzda giyinmeye
öğütlemek -başörtüsü/sarık takmaya zorlamak ya da başörtüsü/sarık
takanın başını açmaya zorlamak- beyhudeliği daha süreceğe benzer.
Ama bu başlı başına ayrı bir yazının konusu.)
Muzaffer Gökman kedi dostu İsmail Saib Bey'i
şöyle anlatıyor : "Evlerde üreyen, sokaklarda boyunları bükük, çoğu
gücünü yitirmiş kediler kütüphaneye getirilirdi. Devlet eliyle
kurulan (1882) bir tür milli olan Beyazıt Kütüphanesi'ne 'kedili
kütüphane' diyenler de vardı. Her gün Urfa yağının en iyi cinsinden
papara yapılırdı kedilere. Bu işle kütüphaneye hayli hizmeti geçmiş
bir hanım meşgul olurdu. Personelden de yiyen olurdu paparadan.
Aylık alındığının ilk haftasında menü değişir, bu kez ciğer
dağıtılırdı. Kediler düzenli olarak parçalarını alır ve kütüphanenin
uzun koridorlarında dağılırlardı."
İsmail Saib Bey, anlatılanlara göre Beyazıt
Kütüphanesi'ndeki onbinlerce eseri isim ve yazarları ile ezbere
bilir ve hatta anlatılanlar doğru ise kitapların içeriğini de
ezberinden rahatlıkla tekrarlardı. Beyazıt Kütüphanesi'nde
çalışırken ya da dostları ile sohbet ederken kediler omuzlarında
gezinirdi. İsmail Saib Bey'in bizzat baktığı 27 kedisi olduğu
söylenir. Bu kedilerin erzaklarını alan yakın dostu Oscar, Alman
kökenli biri idi ve İsmail Saib Bey'in etkisi ile müslümanlığa
geçmiş ve ismini Osman olarak değiştirmişti.
İsmail Saib Bey sarığının üzerinde kedilerin
uyumasına izin verecek derecede kedilere düşkündü, hatta arkadaşları
onu yemeğe davet ettiğinde kedilerin bakımı aksar diye endişe
ederdi. Dostları hasta ya da kötü kokan kedilerle haşır neşir
olduğundan dolayı zaman zaman onu paylar ama o her seferinde "bu bir
tutkudur" diye usulca kendini savunurdu.
Kedi dostu İsmail Saib Bey ve Kedili Kütüphane
hakkında bir çok bilgi olmasına karşın ne yazık ki yoksulluk ve
bakımsızlık içinde hayata gözlerini yuman bu ince ve zarif
beyefendinin ölümünden sonra kedilerine ne olduğu hakkında hiç bir
bilgi yok.
İnsanın bunları okuyunca içi hem sevgiyle hem
hüzünle doluyor. Sevgiyle doluyor çünkü bir zamanlar böyle şeyler
yapılabilmiş olmasından, üzüntü ile doluyor artık ne böylesi
tablolar görülebiliyor ne de Beyazıt Kütüphanesi'nin esamesi
okunuyor. Bir sevgisizlik, bir taassup her yere kara bir gölge gibi
yerleşti. Nerede yaşama şövalye ruhu ile bakan insanlar, nerede
sevgi adına alışılmışı zorlayanlar. Belki de sorunumuz ne ekonomik,
ne siyasal ne de etnik. Sorunumuz, sevgi ve empati.
|