|
Aynı yurtta kaldığımızı öğrenince
çok mutlu olduk. Ben 3. kattaydım o ise 1 katta. Ablamın aldığı
Mocca kahve kavanozu ile yemekhaneye inip yemekhanenin çay
ocağından sıcak kireçli su alıp kendimize keyif kahvesi yaptık.
Neler konuştuk, neler anlattık, bugün için hatırlaması zor ama
çok güldüğümüzü biliyorum. Arkadaşlık dostluğu berisinde
getirmekte gecikmedi. Artık siyam ikizlerine dönmüştük. Hatta
Maliye Teorileri sınavında kopya çekerken birbirimizi
tekmeleyecek kadar samimi idik.
Sonra bir gün okul bitiverdi. Dört
yıldır oturduğumuz taşlıkta öylecesine kalakaldık. Hiç
bitmeyecek gibi gözüküyordu ve biz hep bitirmek için
sabırsızlanmıştık. Ama işte olmuştu ve mezun olmuştuk. Peki niye
mutlu değildik? Artık Figen Pastanesi'nde gönlümüzce oturup
tembellik yapamayacak mıydık? Artık Cebeci'den yürüyerek
gittiğimiz sinemalara veda mı edecektik. Ya güneşin vurduğu
yataklarımızda uyku esrikliği ile karışık okuduğumuz romanlara
ara mı verecektik. Yaşam defteri durduğu raftan çıkıp önümüzde
açılmıştı. Paul Valery'nin "Yel
çıktı! Yaşamayı denemeli! Sonsuz hava kitabımı açıp kapıyor!"
dizeleri kulaklarımızda çınlayarak bavullarımızı hazırladık.
Biletler alındı. Mutlaka mektuplaşacak ve telefonlaşacaktık.
Ailelerimiz ayrı kentlerde yaşıyordu. Otobüs terminalinde yaz
sıcağında iyice şekerlenmiş birer gazoz içtik. Paralarımızı
ortak yapıp kalanı bölüşüp vedalaştık.
Dediğimiz gibi de yaptık. Sayısız
mektuplar gönderdik ve sayısız telefonlar ettik birbirimize. Ama
zamana karşı gelemedik. Önce mektuplar azaldı. Sonra sadece
telefonla konuşur olduk. Sonra telefonlar seyrekleşti. Ta ki
"Ben İstanbul'dayım" telefonu gelinceye kadar. "İstanbul'da
mısın?". "Evet, İstanbul'dayım". Salacak kıyılarındaki bir çay
bahçesinde hemen buluştuk. Aşırı makyajlı haline rağmen
yüzündeki üzüntü çizgilerini saklayamamıştı. İki aydır
İstanbul'daydı. "Neden aramadın pekiyi?". "Arayamazdım. Çünkü
kendime gelmeliydim. Hala da geldim bilemiyorum." Bir kaç yıldır
birlikte yaşadığı ve evlenme hazırlıklarını yaptığı Ş.'den
ayrılmıştı. Daha doğrusu Ş. her şeyini almış ve onu öylesine
sokağa bırakmıştı. "Park'ta saatler boyu oturup ağladım. Sonra
bir akrabamıza gittim." Büyük bir suçluluk duygusu kapladı
içimi. Demek o kadar iyi dost değildim. Bunları öğrenmiş
olmalıydım. Oysa ben iş koşturmacası içinde O'nu da unutmuştum.
Hayatını yeniden kuruyordu. Önce
bir iş buldu. Sonra iki göz bir oda. Ama nefis bir koru
manzarası vardı. "Hadi çık gel. Çay yaptım. Hem sana bir
sürprizim var." Çaylarımızı alıp balkona çıktık. Tatlı bir yaz
güneşi tenimizi yakıyordu. "Bak" dedi, bu kart var ya, dün gece
bu karta bakarak saatler boyu düşündüm. Elinde Tarot
kartlarından birini tutuyordu. "Bu kartın anlamını biliyor
musun?" "Hayır" dedim. "Bu, Dünya kartı. Tarot kartları arasında
en güzel olanı. Yaptığımız yolculuğun tek amacı vardır,
Dünyamızı bulmak ve yani tüm o koşuşturmacalarımız, tüm eksik
yaşanan aşklarımız, sabah yataktan telaşla uyanıp saate
bakışımız, doğumlarımız, kırık rujla tazelediğimiz makyajımız
sadece ve sadece bu karta yani Dünyamıza kavuşmak içindir."
Meraklı gözlerimle ona bakıyordum. "Ve biliyor musun. Dün gece
karar verdim. Dünya'ma vardım. Artık kendimi çok rahatlamış
hissediyorum."
Gerçekten de üzerinde tılsımlı bir
huzur vardı. Tarot'tan çok anlamıyordum. Hatta epey bir kuşku
ile bakıyordum, ama söylediklerinden haklı olduğunu
hissediyordum. Bu çay sohbetinden kısa bir süre sonra yine Paul
Valery hayatımıza girdi ve yine yaşam defteri önümüzde açıldı.
Richmond'a doktoraya gitmeliydim. Havaalanında annem, babam,
ablam ve o vardı. Tam ayrılacağımız zaman bana bir hediye verdi.
"Uçakta aç." dedi. Kalkışın heyecanını attıktan sonra hediyesini
anımsadım. Bir sarı zarfa koymuştu. Zarfa zarar vermemeye
çalışarak yırttım. İçinden Dünya kartı çıktı. El yazısı ile
üzerine şöyle yazmıştı. "Yaşamaya bakın
beni dinlerseniz, yarını beklemeyin! Bugünden toplayın bugünden
yaşamın güllerini. Paul Valery" Bu dizelerin anlamına
ancak beş yıl sonra Richmond'dan döndüğüm uçakta varacaktım.
Havaalanında beni Richmond'a uğurlayanlar bir eksikle yine aynı
yerde beni bekliyordu. Babam ayaklarından artık rahatsızlanmıştı
ve evde yatıyordu. Ablamın saçlarına ak düştüğünü takside fark
ettim. Annemin omuz başları ise daha bir yuvarlaklaşmıştı. Kemik
erimesi başlamıştı. O ise sanki hiç değişmemişti. Salacak'taki
çay bahçesindeki makyajından hiç eksilme olmamış ve aynı neşe
ile konuşuyordu. "Boş ver" dedi "Takma kafana. Erkekler
böyledir. Hem boşanmanın ne zararı var. Olmayan bir şeyi
yürütmeye çalışmanın ne anlamı var ki?" Annem başını sallayarak
onu destekledi. Hala sevinç gözyaşları ile ıslanmış mendilini
elinde sıkı sıkı tutarak.
Sadece boşanmamıştım. Boşanmadan
bir ay önce hamileliğime de son vermiştim. Hastane çıkışında da
Orianna Fallaci'nin Doğmamış Çocuğa
Mektuplar'ını almak gibi bir hata yapmıştım. Serçe
parmağım kalınlığındaki kitapla yataktan herhalde bir hafta
çıkmamışımdır.
Ama bunu onlara söylememiştim. Bir
kaç ay annemlerde kaldıktan sonra O'nun oturduğu korunun karşı
tarafında bir eve taşındım. Benim de balkonum aynı koruya
bakıyordu. Taşındıktan bir kaç hafta sonra bir öğle vakti
telefonum çaldı. "Çayları hazırla. Kek yapma ben yaptım.
Geliyorum." Elinde fırından yeni çıkardığı üzümlü bir kek ve
kavuniçi kağıtla kaplı büyük bir hediye paketi ile çıka geldi.
"Kek ikimize. Bu ise sadece sana" deyip mutfağa girdi ve ben
daha hediyeyi açmaya vakit bulamamışken O balkondan bana
seslendi. "Haydi çaylar soğuyor ama." Büyük hediye paketini
heyecanla açtım. Bir yatak takımı ya da büyük bir ahşap hediye
beklerken, küçük bir kedi evinde uyuyan iki-üç haftalık üç
renkli bir kedi ile karşılaştım. "Bu nedir?" dedim. O ise "Zarfı
da aç!" dedi. Bir de zarf vardı. Yine sarı renkteydi.
Şaşkınlığımı atamamıştım ki, zarftan Tarot'un ilk kartı olan
Joker çıktı. "Joker" dedi, "masumluğun, saflığın simgesidir.
Yaşama atılmak için sabırsızdır. Nasıl bir yolculuğun önünde
durduğunu bilmez ama yolculuğa çıkmakta kararlıdır. Dünya'sını
arayacak ve mutlaka bulacaktır." "Ya kedi dedim." "O da senin
için. O'na, O'na koymayı düşündüğün ismi verebilirsin. Artık o
senin yavrun". Gözlerim doldu. Demek anlamıştı. "Ama o kız
galiba" dedim. "Ne farkeder ki" dedi. "Haklısın" dedim. "O
zaman Charlie olsun ismi". Bana döndü ve
Orianna Fallaci'nin dediği gibi, yolculuğa
çıkmak varmaktan daha güzeldir. Haydi kekimi soğuttun
ama" dedi.
|