|
Annemle babamın
getirdiği bayram hediyelerini asla onların yanında açmaz, hediye paketini
alırken bile yüzünde kıl kıpırdamazdı. Ona hediye verilmesinden bile korkulurdu.
Metalik sesi ile “Zahmet etmese idiniz. Ben de bunları ihtiyacı olan birine
vereceğim nasılsa” der ve hediyeye ihtiyacı olmadığını mutlaka vurgulardı. Ama
onun evine kimse hediye almadan gidemezdi. Ola ki kazara unutan bir akraba
olursa, konuşmanın bir yerinde koyu lacivert gözlerini ona dikip “bugünlerde
ayaklar baş oldu zaten” derdi. Babam onun evinden çıkar kımaz kravatını
gevşetirdi. Zor bir kadındı. Zor olmayı sevmekten öte yaşam biçimi olarak kabul
etmişti. Zorluğundan ise hiç şikayetçi gözükmüyordu.
Kadınlar bayram
masası hazırlanırken o erkeklerle konuşurdu. Bayram olsun olmasın eve gelenlerin
ayakkabılarını çıkarmamalarını isterdi. “Bunlar frenk adetleri değildir. Bizim
görgümüz bunu gerektirir.” derdi. Bu konuşmasına bakan onun asilzade bir ailenin
kızı olduğunu sansa da sadece biz onun emekli öğretmen olan dedemizin büyük kızı
olduğunu bilirdik. Lise’de öğrendiği orta derece Fransızca’yı sanki mükemmel
bilirmiş gibi zaman zaman cümlelerin arasına sokmaktan büyük zevk alırdı. Yemek
sonraları erkekler sigara içmek için ondan izin istemek zorundaydılar. Evde
sigara içmekten çekinen erkekler balkona yönelirken o hep “Sadri de evde içer.
Evde içebilirsiniz.” derdi. Sadri, ölen oğlu idi. Ama ondan söz açılırsa asla
di’li geçmiş zamanı kullanmaz ve o yaşıyormuş gibi konuşurdu.
Annem ona
giderken ablamla beni özenle giydirirdi. Saçlarımız iki taraftan kurdela ile
tututturulur, kısa dantelli çoraplarımız ve parlak siyah ayakkabılarımız ile
bayram giysimiz tamamlanırdı. Bayram el öpmelerimize karşılık olarak hiç para
verdiğini ya da bizi öptüğünü hatırlamıyorum. Sadece bir keresinde kristal
kaseyi gözüyle işaret ederek “istersen bir tane daha fondan alabilirsin”
demişti.
Büyük haladan
tüm çocuklar korkardı. Annelerimizin babalarımızın oturduğu koltuklara yastık
gibi yapışırdık. Bir keresinde gri kediye dokunmak istemiştim. Fırçalana
fırçalana pasparlak olmuş tüyleri gözlerimi kamaştırmıştı. Tam dokunacakken
görünmez bir şeyin korkusu ile elimi çekmiştim. Biliyordum bana bakıyordu. Ama
ona bakmaya cesaret edemeyen gözlerimi hemen yerdeki el halısına çevirmiştim.
Önce gri kedi
öldü. O bayram evdeki tek değişen görüntü gri kedinin yokluğu idi. Ondan da aynı
oğlu Sadri gibi sözediyordu. Bir sonraki bayrama göremeden o da ölecekti.
Merdivenlerden kayıp kalçasını kırmıştı. Ama hastaneye yattıktan sonra
hastalıklarının ardı arkası kesilmemişti. Başka çocuğu yoktu. Bayramlarda evine
korkuyla gelen kalabalık mezarda da aynı kadro ile hazır bulundu. Bayramda
giydiğimiz giysiler giydirilmişti. Oğlunun ve kocasının yanına gömülmüş ve gri
kedi de gömüldüğü bahçeden vasiyeti üzerine çıkarılıp kendisi ile birlikte
defnedilmişti.
Bir bayram günü
aile kabristanına ziyarete gittiğimizde mezar taşını ancak o zaman fark
edecektim. Beyaz mermer üzerine fotoğraftan yapılma bir gençlik resmi duruyordu.
Siyah lüle saçları ile gülen bir genç kadının resmiydi bu. Onu ilk kez gülerken
görüyordum. İsmi Fevziye idi, gri kedininki ise Fetha.
Yaşadığım aile
sorunlarından dolayı gülmeyi unuttuğum bir bayramda tek başına onun mezarına
ziyarete gittim. Elim boş gitmiştim. Evden nasıl çıktığımın bile farkında
değildim. Gülen genç kadının resmine baktım. Onu ilk kez anlıyor ve kendime
yakın hissediyordum. Dua okudum ve mezarın mermer kenarına oturup bir de sigara
içtim. Keşke o gün ondan korkmayıp Fetha’nın kuyruğunu tutsaydım.
|